•   Selin Babila    0        0         Başlığı bildir

    istopya, ütopyanın kötü kardeşidir. Ütopyada (Lat. var olmayan yer) düzen nasıl kusursuzsa, işler nasıl tıkırında gidiyorsa, distopyada da (Lat. kötü yer) düzen çürük, baskıcı ve kötüdür. Geleceğin güllük gülistanlık olmayabileceğini düşünen zihinlerin ürünü olan distopyalar, yazıldığı dönemin kaygılarını yansıtır ve dolayısıyla kurulu düzenin de eleştirisini içerir. Bu bakımdan birçok distopyanın güncelliğini yitirmiyor olması, başımızdaki belaların çok da değişmediğini gösterir. İyi yazılmış bir distopya, insanın yüzüne hem yaşadığı düzenin pisliklerini çarpar (“aslında bu hikâyedekiler başka kisveler altında bizim toplumda da var” dersin), hem de insanın düzeni çürüten evrensel zaaflarının nereye varabileceğini düşündürtüp, tüyleri diken diken eder. İnsanlık için kara bir gelecek, ya da kara bir alternatif düzen hayal eden filmlerin listesi aşağıda. Bazıları yönetmenlerin hikâyesi, bazıları ünlü edebiyat eserlerinden uyarlama.

    10 – THE MATRIX

    GERÇEK DÜNYAYA HOŞ GELDİNİZ

    MatrixTeknoloji ve insan sorununu, gelecek kaygısını ve “gerçek nedir?” sorusunu dünya çapında popülerleştiren Wachowski kardeşlerin filmi, aksiyon sahneleri, müzikleri ve o dönem için öncü görsel efektleriyle, herkesin “What is the Matrix?” diye sayıklamasına neden olmuştu. Filmi izledikten sonra, yemeklere şüpheyle bakıp “gerçek mi ki bu şimdi?” diye düşünmeyen kalmamıştır. Matrix, felsefi bir altyapının izlerini taşısa da, mümkün olan en geniş izleyici kitlesine hitap ettiğinden (devasa bütçelerde hedef kitle en genişinden seçilir, bu durum da tavizleri beraberinde getirir) yer yer Hollywood klişelerine düşer. Özellikle devam filmleri çok kötüdür; taşı sıkıp suyunu çıkarmak adına uzattıkça uzatılan sahneler ve (sanırım fazla dövüşmenin etkisi olarak) son filmde bile hâlâ Ajan Smith’e ahmak ahmak bakan bir Neo, filmin ve karakterlerin karizmasını epey çizer. Matrix’in ilham aldığı filmlere bakıldığında, (1984, Brazil, Dark City, Akira ve en çok da Ghost in the Shell ve Neuromancer) Matrix‘in neden büyüklerinin yanında sonuncu sırada geldiği de açıklığa kavuşur. Ancak Matrix distopyayla gişenin buluştuğu ender filmlerdendir ve ne de olsa izleyiciyi sarsmıştır. Müzikleri de sıkıdır.

     

    9 – EXISTENZ

    GERÇEKLİK NEREDE BİTER… OYUN NEREDE BAŞLAR?

    existenzCrononberg’in yazdığı ve yönettiği eXistenZ, sanal gerçekliği merkezine alıyor. Burada insanlar zorla başka bir düzende sıkışmış değiller; kendi özgür iradeleriyle sanal dünyaya, Allegra Geller’ın (Jennifer Jason Leigh) yazdığı eXistenZ oyununa katılırlar. Gerçek dünya o kadar da ilginç değildir oyunla karşılaştırıldığında, hatta bazıları hayatını oyunun içinde geçirmeyi bile tercih edebilir! Kendi eliyle uydurma bir dünyada, önceden hazır reçetelerle, ruhsuz bir hayat yaşamayı, hatta “yaşamamayı” seçerler. Ne de olsa hayatı fantezi dünyasında olmak istediği şekilde geçirmek baştan çıkarıcı bir tekliftir. Bu filmde de oyunla gerçek iç içe geçer, karışır ve bilinmeze doğru gider. Fantezileri gerçeğe dönüştürmeye çalıştığımızda, fantezilerin bizi ezmeyeceğinden emin miyiz?

     

    8 – GATTACA

    TEK KRİTER: GENETİK MÜKEMMELLİK

    gattacaAndrew Nichol’un yazdığı ve Uma Thurman, Ethan Hawke ve Jude Law gibi bir kadroyla çektiği Gattaca, nedense hak ettiği ilgiyi pek görememiş bir film. Teknolojinin, insanların doğmadan “sipariş” edilebilmesine olanak tanıdığı bir düzende, Vincent’ı (Ethan Hawke) annesi ile babası önceden sipariş etmemiş, “aşk” çocuğu olarak doğmasını tercih etmişlerdir. Böylece birçok insanın (özellikle de üst sınıfların) fiziksel olarak neredeyse mükemmel olduğu ve doğuştan çok farklı ve üstün yeteneklere sahip olduğu bir dünyada, Vincent’ın kalp sorunu olması, onun en çok çalışmak istediği şirket olan Gattaca’da işe alınmasını engeller. İşe alırken insanların DNA’larını inceledikleri için, Vincent’ın başkasının kanına, saçına ve hatta idrarına vs. ihtiyacı vardır. CV, DNA olmuştur. Bir gün yolu, mükemmel bir sipariş olan (Jude Law tabii ki) ama bir kazada belden aşağısı felç olmuş Eugene ile tanışır ve sonra onun DNA’sını kiralar. Böylece istediği işe kavuşur, tam kendine göre bir kadın bulur (Uma Thurman’ın oynadığı Irene) ama işler zamanla karışır. İnsanlığın mükemmel olmayı arayışı, üstünlük, kimlik, kader meseleleri de filmi izleyenlerin zihnini meşgul eder.

     

    7 – VIDEODROME

    ÖNCE ZİHNİNİZİ KONTROL EDER… SONRA BEDENİNİZİ YOK EDER

    VideodromeListede iki tane David Cronenberg filmi var. İki distopyanın da merkezinde yeni medyaların sorgulanması var. 80’lerde televizyon, yeni yüzyılın başında da sanal gerçeklik; iki filmde de sürekli hayal ve gerçeği kovalamak zorunda kalıyor seyirci. Halüsinasyonlar mı gerçeğe karışır, yoksa gerçeklik mi halüsinasyonları yaratır? Videodrome’un konusuna gelirsek: Max Renn (James Woods) kanalında şiddet ve pornografi dolu programlar yayınlayan adi bir televizyoncudur. Bir gün gerçekçi işkence görüntüleriyle dolu “Videodrome” adlı bir program keşfeder ve tam da aradığı şeyi bulduğunu düşünür. Ancak daha sonra gerçeklik eğilip bükülmeye, halüsinasyonlarla karışmaya başlar. Videodrome çok acayip ve rahatsız edici bir film, herkes için olmadığı kesin. Filmde bir yerden sonra geçken/hayal izi kayboluyor ve film bittiğinde insanın kafası karmakarışık kalıyor. Toplamaya gerek de yok. Filmi ne kadar anlatsam da yetmeyecek; filmde olup bitenlerin bir benzerini başka bir yerde görmeniz mümkün değil. Film, derdini sezenlere harika, dehşete düşenlere anlamsız gelecektir. Bir de Blondie’nin hırçın sarışını Deborah Harry’nin de bu filmde ilk başrolünü oynadığını ve hiç de fena olmadığını söylesek?

     

    6 – DARK CITY

    GÜNEŞİ UNUT. ZAMANI UNUT. HATIRALARINI UNUT.

    Dark CityMatrix’i sevdiniz, ama yine de bol aksiyonu ve aşk sosuyla fazla Hollywood işi olduğunu mu düşündünüz? Alex Proyas sizi güneşin olmadığı, garip Yabancılar tarafından yönetilen daha karanlık bir şehre götürüyor. John Murdoch (Rufus Sewell) garip bir otelin banyosunda, alnında kanla küvette uyanır: oraya nasıl geldiğini hatırlamaz ve kısa sürede vahşi cinayetlerle suçlandığını anlar. Baş etmesi gerekenler ise, insanları uyutup şehri ve rüyaları değiştiren Yabancılardır (bu dünyayı değiştirme sahneleri de çok güzeldir). Dark City, atmosferi ve şahane finaliyle insanı çarpan, karanlık ruh hallerine yolculuk ettiren muhteşem bir film. Matrix’ten önce çekildiğini de ayrıca belirtelim. Yönetmen kurgusu tavsiye edilir.

     

    5 – METROPOLIS

    KALP ARACI OLMADIKÇA, ELLER İLE BEYİN ANLAŞAMAZ.

    Metropolis1927 yılında Alman yönetmen Fritz Lang tarafından çekilen üç buçuk saatlik dünyanın ilk distopya filmini izlemeye cesareti olanlar, bu sessiz siyah-beyaz filmin nelere ilham verdiğini anlayabilir. Bu listedeki filmlerin çoğunda, Blade Runner, Brazil, Matrix ve hatta listede olmayan 2001: A Space Odyssey gibi filmlerde (distopyadan ziyade bir destan olarak görebiliriz Odyssey’i) Metropolis’in izleri görülür. Distopya türünün Antik Yunan’ı, atası denebilir. Ancak film, sadece tarihi bir “ilk” olmaktan ibaret değil; görüntüleri, dekorları, sinematografisi, hikâyesi ve çekimleriyle hiçbir zaman raflarda tozlanmayacak bir sanat eseridir. Filmin hikâyesi 2026 yılında geçer; dünyada zengin sınıf (baş) sefa içinde yaşarken, hayatın cefasını şehrin altında yaşayan (eller) işçi sınıfı çeker. Metropolis şehrinin kurucusu ve başkanı olan Jon Fredersen’ın oğlu olan Freder, bir gün yolda görül âşık olduğu Maria’yı takip ederken yeraltını keşfeder. Başkahraman Freder iki dünyayı anlaştırmak için yola çıkar.

     

     4 – BLADE RUNNER

    İNSANLIK KENDİ BENZERİNİ YARATTI… BU ARTIK ONLARIN PROBLEMİ.

    Blade RunnerO bir Indiana Jones mu, Han Solo mu yoksa android mi? Kült mertebesine ulaşan Ridley Scott’ın Blade Runner (Bıçak Sırtı) filmi, insan-robotların gündelik hayatın bir parçası olduğu ultra teknolojik bir toplumda geçiyor (bkz. cyberpunk: Bilgisayarlar tarafından kontrol edilen hayali toplumlar hakkındaki yazın). Emekli bir polis olan Rick Deckard (Harrison Ford), altı kaçak kolonun peşine düşmek için işine geri döner, görevi onları yakalayıp adalete teslim etmektir. Bu isyankâr andoridlerin amacı da onların yaratıcısı olan bilim adamını bulup ömürlerini uzattırmaktır. Yüzlerce aksiyon filmi de benzer hikâyelere sahipmiş gibi gelse de, Blade Runner’ı onlarla karıştırmayınız. Öncelikle filmin temposu, atmosferi daha çok kara film denilen türe uymaktadır. Örneğin, öyle bir gelecekte muhtemelen dünyanın iklim dengesini çoktan bozmuş olacağımız için, öyle günlük güneşlik hava bulamazsınız, hava sürekli kapalıdır ve yağmur yağar. Pembe yoktur. Teknoloji nelere kadirdir?

     

    3 – A CLOCKWORK ORANGE

    AŞIRI ŞİDDET VE BEETHOVEN MERAKLISI GENÇ BİR ADAMIN MACERALARI

    clockworkStanley Kubrick üstadın Anthony Burgess’in aynı adlı romanından sinemaya uyarladığı Otomatik Portakal, görsel şölen eşliğinde “saf kötü”nün kutusunu açıyor. Gösterime girdiği tarihte büyük olay yaratmış, “X” sınıfına (+18, yani bizdeki kırmızı nokta) koyulmasına rağmen yine de bazı yerlerde yasaklanmıştı. Yaş uyarısını da belirttikten sonra, bazı yetişkinleri de rahatsız edebilecek şiddet, tecavüz ve saldırı sahneleri olduğunu da söyleyelim. Biraz güçlü bir mide istiyor film (Antichrist’tan daha çok değil). Malcolm MacDowel’ın tüyler ürpertici bir başarıyla canlandırdığı Alex, İngiltere’de yaşayan ergen bir gençtir. Çetesiyle birlikte akşamları insanların evine çeşitli dalaverelerle girip, tecavüz ve cinayet gibi suçları şiddet şölenine dönüştürerek vakit geçirirler. Alex bir gün yakalanır ve hapisten çıkması için ona yeni bir devlet projesinde kobay olması teklif edilir; içinde kötülük tamamen tedavi edilecek ve Alex bundan sonra kötülük yapamayacaktır. Eh, olayların planlandığı gibi gitmediğini tahmin edebilirsiniz. Kubrick’in titiz dehasının her sahnede, her diyalogda ve müzik seçimlerinde kendini gösterdiği Otomatik Portakal, defalarca seyredilebilecek, insanı koltuğa mıhlayan, sonunda da tek bir bakışla yüzlerce düşünce tetikleyen ve biraz da tırstıran bir film. Eşsiz.

     

    2 – 1984

    BÜYÜK BİRADER SİZİ İZLİYOR

    1984George Orwell’in 1949’da yazdığı roman, romana ismini veren yılda (seksen dört) Michael Radford tarafından sinemaya aktarıldı; hem de tam da romanın geçtiği aylarda. Böylesine ünlü, kehanetlerle dolu, karanlık ve karmaşık bir distopyanın, sinemaya bu kadar iyi bir şekilde aktarılması nereden baksanız az görülen bir olay. Edebiyat uyarlamalarının çoğunun sınıfta kaldığı tüm noktaların hakkını veriyor film; senaryo, diyaloglar, atmosfer, oyunculuklar, atlanmayan detaylar, dekorlar, görüntüler, film müzikleri… Hepsi hikâyeye en iyi şekilde hizmet ediyor. 1949’da kaleme alınmış bu distopyadaki düzen, şu anda yaşadığımız toplumdan ne kadar farklı acaba? Tek tipleşmek? Gözetlemek ve gözetlenmek? Distopya izliyorsanız moraliniz bozulacak. BBG evinin ne kadar eğlenceli olduğunu bir daha düşüneceksiniz. (BBG’nin orijinal adı yurt dışında “Big Brother”). BBG’nin dışında mı olduğunuzu sanıyorsunuz? İçinde olduğunuzu bilip bundan zevk alıyorsanız, bu bilgilerin aleyhinize nasıl kullanıldığını ve kullanılabileceğini biliyor musunuz?

     

    1 – BRAZIL

    KANATLANAN FANTEZİLER. VE GERÇEKLİK KÂBUSU. TERÖRİST BOMBALAMALARI. VE GECE YARISI ALIŞVERİŞİ. GERÇEK AŞK. VE YARATICI TESİSATÇILIK HAKKINDA.

    Monty Python serileriyle efsaneleşen, Fear and Loathing in Las Vegas ve Imaginarium of Doctor Parnassus gibi filmlerle şanını yürüten Terry Gilliam’ın yazdığı ve yönettiği Brazil, her yönüyle dört dörtlük bir distopya. Gilliam’ın yönetmenlik becerisi, Jonathan Price ve Robert de Niro gibi oyuncuların sekmeyen performansı, sıradışı dekorlar gibi iyi bir filmden beklenen nispeten teknik yönler dışında, sahip olduğu konu ve yarattığı hayali düzen nedeniyle de daha uzun yıllar tadından pek bir şey yitirmeyecek bir başyapıt. 1985 gibi teknolojinin bugüne göre çok az geliştiği bir dönemde çekilen Gilliam’ın hikâyesi teknokrat bir düzende geçer. İşlerin teknoloji ve bilgisayarlar tarafından, “uzmanlarca” yapıldığı bu toplumda, bir bilgisayar hatası, uzman Sam Lowry’nin rüyalarının kadınıyla karşılaşmasını sağlarken, sistemle de başını belaya sokar. Robert de Niro’nun canlandırdığı tuhaf ve komik ajan Archibald ‘Harry’ Tuttle’ın da hikâyeye dâhil olmasıyla, acayip nesneler ve kişilerle dolu sürükleyici bir kaçış hikâyesi başlar. Borularla döşenmiş evleri, estetik cerrahiye takık zenginleri, terörist bombalamaları ve Bilgi Bakanlığı’nın bürokrasiye boğduğu gündelik hayatla Brazil’de yaratılan tuhaf, absürd ve şaşırtıcı toplum düzeni, bilgiye, teknolojiye ve tüketime tapmaya devam eden günümüz toplumlarının acı gerçeğinden hiç uzak değildir. İddia ediyorum, filmi izlemeye başlayınca o dünyanın acayipliğine kapılmanız beş dakikanızı bile almayacak. Film, gösterime girdiğinde yapımcısıyla büyük sorun yaşadığından, farklı uzunluklarda üç ayrı hali var piyasada. En uzun olan (142 dakika), yönetmenin seçimi tavsiye edilir!

    sanatblog.com

     


  •  


Yorum yapın

Yorum yapmak için giriş yapınız

 

Facebook Yorumları