•  0
    Öykü

    ANNEM BANA HİÇ MARTI YAPMADI...

      Selin Babila    0        0         Başlığı bildir

    Her şeyi anımsıyorum. Kimse inanmıyor; varsın, inanmasın... Ne büyüğü, ne küçüğü;  iki halam, bir gün bile benimle bu olayı konuşmadı. Babam hiç o dallara basmazdı; hoş, baba oğul gibi konuşacak ne zamanımız, ne bir yakınlığımız oldu. Babaannem, ne zaman ağzını açsa kızlarınca susturulur, sözü kesildiği için daha da hırslanır ilenir dururdu ortaya. Ortaya ilenirdi; ama ilençleri annemeydi. Komşularla akrabalar mı? Eller, bizim evin içini nerden bilsin? Annemle babam, benim beşinci yaşımı kutlayamadan ayrıldığına göre... Başkasından duymuş da olamam. Bir ben, bir annem, bir de o amca... Her şey üçümüz arasında yaşandı. Başkası yoktu ki evde... Bal gibi anımsıyorum işte. Çatık kaşlı, kalın sesli... Hep söven, hep kızan... Beni hiç sevmeyen amcayı... Şimdi annemin kocası, iki kardeşimin babası olan amcayı... Yine çatık kaşlı... Belki yine söven, belki yine her şeye kızan amcayı... Hâlâ sövüp sayıyor mu bilmem, içimden bir ses, onun gibi bir odunu, ne aradan geçen yılların, ne de en keskin baltaların, hiçbir şeyin yontamayacağını söylüyor. Gülmeyi, gülümsemeyi yakıştıramıyorum ona... Odun... İyi dedim. Hem odun, hem hödük... Ah çocukken de bilseydim keşke bu sözleri. Söyleyebilir miydim ona?

    O amcayı, “Bir akrabamız” diye tanıtmıştı annem bana, babama söylemeyeyim diye de sıkı sıkı öğütlemişti, adını anmak gelmiyor içimden. Adı Metin olan çocuklarla hiç oynamadım ben. Metinlerle ne mahallede, ne sınıfta arkadaşlık ettim... Metin... Saçma... Anımsadıkça hâlâ yüreğim daralıyor... On yedi yıl, dile kolay, anlayamıyorum. Bunca yıl sonra bile ondan korkuyor muyum?. Yaşlanmış; istesem, vurdum mu deviririm hayvanı... İstesem, ağzımı doldura doldura söverim de... Gülmüyor, odun... Gülse ne, gülmese ne... Benden uzak olsun da... Cehennemin dibinde gülsün...

    Annemin hatırı için geldim.... Annemin hatırı mı? Hayır, merak ettiğim için... Benim ve babamın üstüne basarak seçtiği yaşamı görmek için... Annemin doğurduğu iki çocukla tanışmak için... Kardeşlerim mi? Bugüne dek hiç görmediğim, büyüğü on beş, küçüğü on üç yaşında iki çocuk... Annem böyle söyledi, görünüşlerine bakarak yaşlarını kestirmek olanaksız. Annem kendisini peri padişahının kızı mı sanıyor ne? Şu iki çocuğa dokunur dokunmaz, yağlı ballı olabilir miyim? Oğlanı tanıtırken, “Kardeşlerinin büyüğü bu” dedi.  Ana bir, baba ayrı kardeşiz ya... Çok tuhaf, yüreğimde hiçbir kıpırtı olmadı. Çaktırmadan oğlanı süzerken onunla bir benzerliğim olup olmadığını anlamaya çalıştım sanki. Annemin gözyaşlarıyla iyice sulanan tanışma töreninden usumda kalan yalnızca bu... Kardeşlerimin büyüğü de çatık kaşlı... Mızmızlığı yüzünden okunan kavruk bir oğlan... Sakalı bıyığı yok daha... Yüzü sivilceli... Dik dik baktı bana elini uzatırken... Hödükten olan hödük olur... Öteki yaşından büyük görünen, bilmiş bir kız... Elini uzatırken sıcacık gülümsedi; hatta ayak parmaklarının üzerinde bir balerin gibi uzandı bana doğru... Çekmedim kendimi. Öpüştük. Annemse fır dönüyordu evin içinde, durmadan konuşuyor, durmadan gülüyordu. Sanki on yedi yıllık gülümsemesini, sözlerini biriktirmiş gibi... Konuşmuyor şakıyordu âdeta.

    “Sen seversin diye mantı yaptım Derya...”

    Mantı mı? Sevip sevmediğimi anımsayamıyorum, annemin benim için mantı yapıp yapmadığını da... Yokladım belleğimi... Hayır, annem bana hiç mantı yapmadı.

    “Senin için revani de yaptım, çok severdin...” 
    Revani mi? Benim için... Severmişim demek... Bak sen, annem sütlü tatlıları sevdiğimi unutmuş. Her şeyi unutmuş... Muhallebi yapardı sık sık... Soğumaya bıraktığı kâselerin yüzünde oluşan kaymağı parmaklardım. Parmak izlerimi fındık, ceviz döverek kapatırdı. Anımsamıyor yazık... Kendi evimizde hiç revani yemedim ben. Hiç...

    Annem, neler neler yapmış benim için... Meğer ben ne yaramazmışım... Küçüklüğümü anlatarak masayı hazırlıyor. Çın çın öten bir tekerim varmış, arkasındaki sopayı çıkarıp onunla anneme, komşu çocuklarına vururmuşum. Oyuncaklarımı da unutmuş. Benim çın çın öten tekerim yoktu, hiç komşu çocuğu görmedim ki dövüşeyim, sopayla kovalayayım. Annemin bir iki akrabası dışında kimse gelmezdi bize. Bunu anımsıyorum. Komşulara yüz vermezmiş annem. Halamdan duydum. Hatta babam, komşulara, “Niçin görüşemiyoruz yahu” diye sitem edermiş de annem onu dürtükler dururmuş onu. Halama bakılırsa, niyetinin kötülüğü burdan belliymiş; yarası olduğu için gocunur, herkesten uzak dururmuş. Saman altından su yürüten cinstenmiş. Düzenciymiş... Yalancıymış... İki halamın birbiriyle ya da babaannemin komşularla fısır fısır annemi çekiştirip durması, nasıl canımı sıkardı nasıl... Hiç unutmam, ilkokuldaydım. Birinci sınıfta mıyım, ikincide mi? Yine halamların fısıldaştığı bir gün, kavgacı, hırçın bir çocuk olmayışıma karşın, hepsine tekme sille girişmiştim.

    “Sıçandan olan kendir keser...seni oros...” diye bağırarak beni dövmeye kalkışan babaannemi küçük halam engellemiş, “Ne yapıyorsun anne, bu çocuk bizim kanımızdan” diyerek bana sarılmıştı. Çok ağlamıştım o gün, çok. Utanıp kimselere soramamış, kitaplarda bulamamıştım. Kanı bozuk ne demek, sütü bozuk kime denir, yıllarca anlayamamıştım.

    Evde ne zaman annem konuşulsa o gece düşümde hem annemi, hem de çatık kaşlı amcayı görürdüm. Annem gerçekten suçlu muydu? Ya çatık kaşlı amca? Ya babam? Babaannemin yarım kalan sözünü de ne anlama geldiğini de yıllar sonra kavradım. Kırıldım babaanneme, bir daha da hiç ısınmadı içim. Babaannem ne kırıldığımı öğrenebildi, ne de nefretimi... Ben bu bilmeceyi çözdüğümde çoktan ölmüştü. Babama, bu ayrılığın nedenini hiç soramadım. Babam da kendisine niye gücendiğimi hiç bilmedi. Beni halamın kucağına atıp gidişinin hesabını da soramadım ona. Getirdiği oyuncaklarla oynamadığımı, çikolatalarından iğrendiğimi, aldığı giysileri makasla deldiğimi, tükenmezkalemle kirlettiğimi hiç görmedi.

    Annemin yeni evinde, ne yenisi... Yenisi mi kalmış, baksana eşyaları bile yaşlanmış. Onların evinde, annem gözümün önündeyken bunları düşünüyordum. Ne kadar mutlu görünüyordu. O anlatıyor, sevimsiz oğlu yüzünde hiçbir devinim olmadan, kızı gülümseyerek, ara ara bana göz kırparak dinliyordu. Kıskandım annemin çocuklarını... İkisi de annesinin yanındaydı. İkisi de ona gece gündüz sarılabilir, dokunabilirdi. Benimse yıllardır ne annem, ne babam vardı. Annemin çocukları çok şanslıydı; bir babası vardı onların; çatık kaşlı hödüğün teki de olsa konuşacak, yakınacak, harçlık isteyecek kadar yakındılar ona. Keşke ara sıra kulağımı çeken, keşke yerli yersiz bağırıp çağıran bir babam olsaydı.

    Çatık kaşlı amcanın gözü televizyondaydı, odada biz yokmuşuz havasında, haberleri izliyordu. “Hoş geldin” dışında konuşmadı benimle; öylesine, parmaklarının ucuyla sıktı elimi, hatır bile sormadı. Okulumu bitirdiğimi bilmesine karşın kutlamadı da. Belli ki ziyaretimden rahatsızdı. 
    Benim, yıllar önce onun ziyaretlerinden rahatsız oluşum gibi... On yedi yıl sonra karşısına dikilmem, çatık kaşlı amcayı vicdanıyla mı yüzleştirmişti ne? Oysa ben, bu eve çağrılarak geldim... Beklenerek... Kapıyı çalarak...

    Çatık kaşlı amca, babamın benimle “Sakın yaramazlık yapma, anneni üzme” diye vedalaştığı günler, karanlık basıp da el ayak çekilince kapıyı çalmadan gelirdi. Hep aynı saatte... Zil çınlamadan kapıyı açardı annem. Bazen de kendiliğinden açılırdı kapı ve çatık kaşlı amca pat diye dalardı içeri. Bunun için geceleri sevmem ben, her gece yarısı huzurum kaçar; zamansız öten kapı zili, yılandan çiyandan, hayduttan hırsızdan çok korkutur beni.

    Süslenirdi annem; sofra hazırlar, öfkeli öfkeli dolaşır dururdu evin içinde. Tedirgin, bir serçe gibi ürkek... Böyle günlerde gündüz uyutmazmış beni, gece erkenden sızıp kalmam için. Bunu halam söyledi. O söylemese de biliyordum. Babama “Gitme!” diye yalvarmak geçerdi içimden; ama babam sık sık giderdi. Her şeyi anımsıyorum işte… Annem öpe koklaya yatırırdı beni, kapımı aralık bırakırdı. Ayı desenli pazen pijamamın paçalarına basarak kıynaşık kapının arkasına siner, annemi gözlerdim. Sanki bir şeyden korkardı annem. Ben de korkardım, dudağımı sarkıtır, ağlamaya hazır salona koşardım. O amca gelmiş olurdu bazen; bazen de annem beni uyutmaya çalışırken gelirdi. “Korkma, anlamaz” derdi anneme. “Aklı her şeye eriyor” diye fısıldardı annem.

    Annemin gözlerinden, o derin mi derin, kirli mi kirli bakış silinmemiş. Korku mu desem, utanç mı? Bir anlam veremedim buna, gözlerimin içine, alnıma bakarak konuşamıyor annem. Yazık…

    Çatık kaşlı amca genç, babam yaşlıcaydı. Çatık kaşlı amca yakışıklı, babam... Hayır hayır, çirkin sayılmazdı. Babam güzel giyinirdi, üstdüzey bürokrattı. Gececi konuğumuz da “soluğu kokan bir memurmuş”, halam böyle derdi. Annemin nankörlüğü burdan belliymiş, yediği önünde yemediği arkasında prenses gibi yaşarken… Bilmem nesinin derdine düşmüş… Her şeyi itmiş de dengini bulmuş. Babamın bir ayağı yurtdışındaydı. Elinde her zaman çantası vardı. Kitaplarla dolu odamızda birtakım kâğıtları okur, saatlerce yazı yazar, eli şakağında düşünürdü. Ben hep resim yapardım, babamın masasının bir ucu benimdi.  “Aferin benim oğluma, adı gibi Derya olacak” derdi. Resimlerimi masasının dayandığı duvara yapıştırırdı. Çok oyuncağım vardı. Çoğu yurtdışından gelmiş oyuncaklar, giysilerle doluydu odam. Anneme de armağanlar getirirdi babam, annem hiçbirini beğenmezdi. Söylenir dururdu. Hep tartışırdı babamla. Babam sesini yükseltmezdi hiç. Çalışma odasına gider, yanıtsız bırakırdı annemi. Küçüktüm; ama annemin çığlık çığlığa söylediklerini unutmamıştım.

    “Yaşamak istiyorum... Gezmek istiyorum.... Yanımda koca istiyorum... Bıktım...” 
    Babama haksızlık mı ediyordu ne? Daha nasıl yaşayacaktık? Babam öyle güzel yerlere götürürdü ki bizi... Yalnız da değildi annem, ben vardım. Babam yokken evin erkeği ben değil miydim? “Ağlama, ben senin kocanım” derdim. Gülüverirdi ağlarken. Sık sık olmasa da geceleri babamla ikisi gezmeye giderdi. Küçük halam gelirdi, böyle akşamlarda. Annem, babam ve ben... Çok mutluyduk. Ahh!.. Annem haksızdı. Babam, biz mutlu olalım, iyi yaşayalım diye çok çalışıyordu. Çatık kaşlı amca gelip gitmeye başladı sonra. Gece gündüz ağlar oldu annem. Bir gece, odamdan çıkıp ikisinin karşısına dikildim, “Annemi ağlatma, seni döverim” dedim adama, tükürdüm. Çatık kaşlı amca bir bağırdı bana, yer gök inledi. Annem mutfaktaydı, koştu geldi, adamın pençesinden kulağımı kurtardı. Kulağım koptu sandım. Annem mutfağa dönünce, gözlerini belerterek, “Babana söylersen öldürürüm seni...” dedi.

    Tabancası da vardı mutlaka, görmemiştim; ama kesinlikle vardı. Böyle adamların tabancası olurdu, filmlerde görüyordum, çok korkuyordum. Kötü kötü bakıyordu bana. Oyuncaklarıma tekme atıyor, hep sövgülü konuşuyordu. Küçük halama “Eşoğlu eşek”, anneme “Siktir git” dediğimde, başını iki yana sallayarak şaşırmıştı babam.

    “Allah Allah bu evde böyle söz söylenmez, bu çocuk sokak da bilmez! Nerden öğreniyor bunları?” 
    Çatık kaşlı amcanın dışında, evimize gelen hiçbir konuk pijama giymiyordu. Yatılı konuk gelmezdi ki bize... Gecenin geç vakti, anason kokusu, benim odama dek geliyordu. Ih... İğrenç... Ne rakı içerim, ne içenleri severim şimdi. Sözleri kaba saba şarkılar söylerdi çatık kaşlı amca, içtikçe içer, coştukça coşar, makas alırdı annemin yanağından. Poposuna, memesine el atardı. Oysa annemin memeleri benimdi, bir elim annemin memesinde uyurdum ben; ama bu adam gelir gider olduktan sonra elime vurup azarlıyordu annem beni. Odama kapatıyordu. Kapı aralığından onları gözlüyordum. Korkudan uyuyamıyor, çatık kaşlı amca gidinceye dek baygın düşüyordum.

    Bir gece olanlar oldu… Küçük halam, çat kapı çıktı geldi; anahtarı varmış demek. Annem ağlamaya başladı, çatık kaşlı amca kaçıp gitti. Halam bağırdı arkasından. İlendi. Sonra annemin üzerine yürüdü. Bir sürü laf saydı. Annem oturduğu koltukta büzüldükçe büzüldü, dili tutulmuştu sanki. Hem halam, hem annem ağlıyordu. Bense yuvamızın dağıldığını bilmeden, şaşkın şaşkın onları izliyordum.

    Halam, söylene söylene bir torbaya giysilerimi topladı. Çok soğuk bir geceydi, hiç unutmam. İki kadın arasında ikiye bölünecektim neredeyse. Bir annem çekiyordu kolumdan, bir halam... Sonunda annem yenildi. Halam beni önüne kattı, bir elinde giysi torbası vardı, ötekiyle kapıyı öyle bir çekti ki... Bomba patlamıştı sanki. Bütün kapıların aralandığını anımsıyorum. Kapıcımızın “Tüh tüh!” diyerek, halamın elindeki torbayı alıp bizi taksiye bindirdiğini, bana acıyarak baktığını, başımı okşadığını da... Çok üşümüştüm. Halam, sımsıkı sarılmasaydı, donarak öleceğimi düşünmüştüm. Gözyaşlarımın ıslattığı yanaklarım pençe pençe kızarmıştı. Annemin adı geçtikçe hem yanaklarım kızarır, hem de üşürüm ben. Yıllardır böyleyim... Utanırım ve üşürüm.

    O gece, çatık kaşlı amcadan ne denli korktuğumu anlatmıştım halama, burnumu çeke çeke onun koynunda uyuyakalmıştım. Bir iki gün sonra gelmişti babam. Yüzü çok bozuktu, ilk kez sakallı görmüştüm onu. Beni koklayarak öptükten sonra, halam ve babaannemle bir odaya kapanmıştı. Sonraki günlerde sorularıma kaçamak yanıtlar verir oldu. Bir pazar günü, babaannemgilin kapısına, kocaman bir kamyon dayandı, indirilen eşyaları görünce sevinçten çıldırmıştım. Büyük adam edasıyla sordum. “Eşyalarımızı niçin getirdiniz?” Oyuncaklarım, karyolam... Koltuklarımız, yemek takımı, buzdolabı, çamaşır makinesi... Tablolarımız, bütün eşyamız... Saksı saksı çiçeklerimiz... Bir kutudan düşen, bir rugan terlik eşi... Annemin? Terliğinin teki geldiğine göre...  “Annem nerde hala?” 

    Duymadı halam beni. Babaannem de... Babam da duymadı. Duymak istemediler. Halam, ortalığa yığılan eşyaları bir odaya tıkıştırdı. Benim eşyalarım da konunca halamla ikimizin yattığı oda, sıkış tıkış olmuştu. O gün ağlamadım; ama birkaç ay sonra eşyalarımızın çoğu yoksul bir akrabaya verilirken taşıyanların koluna bacağına sarılıp sarılıp yeri göğü yırttım. Umudumu götürüyorlardı. Annemin kokusunu... Bakışlarını, gülümsemesini... Parmak izlerini... Beklentimi... Babaanneme, halama göstermeden, bizde kalan ve bizim olan her şeyi, enikler gibi koklar oldum sonradan.

    Babam çekti gitti o sırada. Bir akşamüstü vedalaştık, iki yıla yakın görmedim onu. Gerçi günaşırı telefonlaşıyorduk; ama dağların, denizlerin ötesindeki babamın sesi, içimdeki korkuyu silmiyor, tersine büyütüyordu. Yüreğim özlemle kavruluyordu da korkularım baskın çıkıyordu.

    O güzel evimizin darmadağın olduğu o geceden dört beş yıl sonra, okul yolunda önüme dikilen annemden nasıl kaçtım, bir gören olsa şaşardı. Bu aptallığı niye yaptım, bilmiyorum. Hem koşuyor, hem çevreme bakıyordum. Çatık kaşlı amca da oralarda bir yerde olabilirdi. Birkaç yıl daha geçince annemin ne adı anıldı çevremde, ne sanı... Ne telefon, ne mektup.... Beklemedim değil... İlkokul diplomamı aldığım gün, içimden bir ses arayacağını söyleyip durmuştu, ama... “Keşke” demiştim, “annem bugün okula gelseydi de... O adam da olsaydı yanında. Ortaokulu, liseyi bitirdim. Arayan soran olmadı. Delikanlı yüreğimin bütün gözeleriyle gücendim anneme. Babam, bir yaz (meğer son buluşmamızmış o), annemin yerini bildiğini söyledi, “istersen git” dedi. Suskunluğumun nedenini anlamamıştı. İkilemedi, “Su ister misin?” der gibi öylesine soruvermişti demek.

    Kışları da sevmem hiç. Kış, ayrılık demek benim için. Lisenin sonuna geldiğim yıl, o kış babam kalp krizi geçirmiş, birkaç saat içinde teslim olmuştu Azraile. Annemin aramasını boşuna bekledim. Duymamış olamazdı. Bütün televizyonlara, gazetelere haber olmuştu babamın ölümü. Halamla ana oğul gibi yaşıyorduk artık, acımı onunla paylaştım. Ondan ayrılmak, acılarımı tazelese de geleceğim parlak olsun diye düştüm yollara. Üniversiteyi, yurtdışındaki büyük halamın yanında okudum. Dört yıl sonra yurda döndüm. Bir akşamüstü kapıdan girdiğimde, sesim soluğum kesildi, boğazımdan mideme ığıl ığıl bir şeyler aktı. Aa! Bu yaşlı kadın, benim güzeller güzeli annem miydi? Nasıl değişmiş, nasıl bozulmuştu?

    Ağlayıp sızladı, yalvararak özür diledi. Beni evine çağırıyordu. Ağzımı açmadan, bön bön bakıyordum yüzüne. Alnım, ellerim terlemişti. Konuşmak istiyordum, dilim ağzımın içinde dönmüyordu. Halamla göz göze geldik, yıllar önceki o gece de böyleydi halamın bakışları. Nefret, öfke, iğrenme... “Oğlum, uzatma...” dedi halam, egemenlere özgü bir güvenle. Sonra bana fırsat vermeden eski gelinine döndü, “En kısa zamanda ziyaretinize gelecek, merak etmeyin” dedi. Annem, eski görümcesinin bu sözlerine teşekkür ederken, benim dudaklarımın arasından buz tanesi gibi sözcükler dökülmeye başladı.

    “Mahkemede beni istemediğiniz doğru mu?”

    Annem susuyor, minik kâğıt parçalarının gözkapaklarına, yanaklarına yapıştığını fark etmeden, elindeki kâğıt mendille durmadan burnunu, gözlerini siliyordu. Tutamıyordum kendimi, sordukça soruyordum artık. Kurşun yemiş gibi acılıydı annemin yüzü.

    “Doğru mu? Yargıcın, ‘İlk kez çocuğunu istemeyen bir anne görüyorum’ dediği… Doğru mu ha? Madem babamla anlaşamıyordunuz, niçin ayrılmadınız? Onu niçin...? Aldattınız!” deyiverdim.

    Annem bir şeyler söylemeye çalıştı; ama ağladığı için ne dediği anlaşılmıyordu. Bir süre susuştuk karşılıklı. Sonra o konuştu ilkin. Konuşmamış, haykırmıştı sanki.

    “Çok özledim oğlum, çokkk!”

    “İsteseydiniz beni görebilirdiniz. Babam engel olmazdı. Sanırım sizi de aramış... Değil mi?”

    “Evet, gel al, bir süre seninle kalabilir, dedi.”

    “Niçin gelmediniz?”

    “Kocam...”

    “Kocanızın olmadığı yerler vardı, parklar, pastaneler...”

    “Haklısın; ama beni suçlayacağından korktum.”

    “Suçlu musunuz?”

    “Bilmem ki... Gençtim... Düşünemedim.”

    “Babamın yanında umduğunuzu bulamamış olabilirsiniz... Ama babama yeğlediğiniz adam...”

    “Böyle konuşma, oldu bir kez... Yaşandı... Yaşandı ya, bir de bana sor. Çok pişmanım... Pişmanlığımı iki çocuğa üç çocuk sevgisi vererek...”

    “Ama benim hiç haberim olmadı. Her yaş günümde, bayramda, yılbaşında, okulları bitirdikçe kulağım telefonda, gözüm yoldaydı biliyor musunuz? Aynı kentte yaşadık, aynı sokaklardan geçtik belki. O adam karabasanımdı. Bir köşeyi dönünce karşılaşmaktan... Yoluma çıkmasından… Öyle korkuyordum ki... Bana yaptıklarını biliyor musunuz? Oysa babacığım fiske vurmamıştı bana...”

    “Bilseydim...”

    “Bilmeliydiniz. Görmeliydiniz. Çimdikler, tekmeler yüzünden kollarım, bacaklarım morarıyordu...”

    “Çocuktun, oraya buraya çarpıyor, düşüp yaralanıyorsun sanıyordum.”

    “Küçük halamı harekete geçiren de bu morluklarla yüzüme yerleşen korku olmuş. Biliyor musunuz, on, on iki yaşıma dek yalnız yatamadım ben. Hekimlere taşıdılar beni. Hekim olduğunu bilmediğim, halamın, babamın arkadaşı sandığım insanlar içimdeki taşı kırmaya çalıştılar, yıllar sonra anladım bunu. Öyle korkak bir çocuktum ki küçükken, yalnız kaldığım an, o adam beni bulacak sanıyordum. En küçük tıkırtıdan ürküyordum. Hava karardı mı, yalvarıyordum halama, kapıyı kilitle diye.” 
    “Ah oğlum, vah yavrum... Eşek kafam benim...”

    “Kendi çocuklarını seviyor mu bari?”

    Annem, “Yapma, yeter! Yapma, yavrum!” diye bağırarak, oturduğu koltuktan fırlayıp boynuma sarıldı. Kazık kesilmiştim. Beline dolayamadım ellerimi. İstemedim değil... Kollarıma söz geçiremedim. Yüreğim, “Hadi!” diyordu; beynim, “Hayır!” 
    Halam yine araya girdi, “Merak etmeyin, Derya kendi kararını verecek kadar büyüdü, isterse arar sizi” dedi. Ben, bu sesin rengini, bu bakışın anlamını iyi biliyordum. Halam, kibarca kovuyordu annemi. Kovsa, iyi... “Aramayacak, sizi istemiyor” demeye getiriyordu. Annem ağlayarak çıktı evden, pencereye geçip arkasından baktım. Kamburu çıkmış bir kadın, omuzları titreyerek bahçe duvarına tutuna tutuna gidiyordu, sendeleyerek yürüyüşü içimi oydu. Üzüldüm. Onu acımasızca sorgulamıştım, utandım. “Niçin babamı aldattınız?” Evet, sorabilmiştim. Şaşırdım; aklım sıra hesaplaşmıştım annemle. Usumdan geçirmekten bile ürktüğüm bir soruyu dillendirmiştim işte. Oysa babama hiç soramamıştım. “Annem sizi niçin aldattı?” Ona niçin sormamıştım… “Haksızlık!” diye bağırmamak için iki elimle ağzımı kapattım. 
    Bu ağız benim değildi sanki, ona bir kez bile anne dememiştim. Oysa hep ilk karşılaşmayı düşlemiştim. Birden, kitaplardaki anne sözcüğünü atladığımı ama ne zaman masa başına otursam, önümdeki kâğıda binlerce “a” yazdığımı anımsadım. Anne demekti bu “a…”lar ve başkası görmesin, bilmesin diye bu kadarcıktı; “a…” ve üç nokta… Her anneler gününde başımın ağrımasını, annesinden söz eden herkesten nefret edişimi de anımsadım. Pencereden baktım yeniden; az önce bu evden çıkan kadın, sokağı dönmek üzereydi.

    “Anne! Anneeee! Dur!”

    Keşke böyle bağırabilseydim. Annem duysaydı; dönüp baksa, ben koşsaydım... Annem kollarını açsa, ben… Onun kucağına atılsaydım. Halamla göz göze gelince başımı eğdim. Söze dökse de dökmese de halamın gözünde orospuydu annem. Yıllardır diliyle söylemediğini, bir kez daha gözleriyle kusuyordu.

    Bir aya yakın düşündüm; adını koyamadığım bir duyguyu bastırmak için kararımı verdim. Anneme gidecektim. Halama ilk yalanım bu olacaktı. Tuhaf bir sevinç kapladı içimi. Güldüm; besle kargayı dese, yeriydi halam. Annem usumdan çıkmıyordu. Elimde annemin adresini yazdığı kâğıtla, eski bir apartmanın kapısındaydım. Üçüncü kata çıktım, dizlerim titriyor, boyası aşınmış kapıdaki adı okumamak için yere bakıyordum. “Ya, o adam açarsa kapıyı? Açsın, dilerim o açar” diyerek zile bastım.

    “Seni çok özledim anne...” diyemedim. “Oğlum, yavrum” diyerek ağlayan anneme sarılamadım da. Yüzümü gözümü, burnumu kulaklarımı... Nerem denk gelirse öpüyordu. Kollarıyla sarmaladığı oğlunun bir kaya parçası gibi durduğunun ayrımında bile değildi zavallı. Bağışlanmanın coşkusu aklını başından almıştı sanki.

    Hiç uyuyamadım o gece. Fosforlu saatime baktım durdum gece boyunca, gün ağarır ağarmaz kimseye görünmeden kaçacaktım. Kızının odasındaki karyolayı hazırlamıştı bana annem. Kar gibi, eteği dantelli çarşafı, iki ucu işli yastığı görür görmez pişman olmuştum. İçim kabarmıştı birden; sakın bu benim eski yastığım olmasın dedim, yastığı kucakladım mis gibi kokuyordu. Yorgan... Benim yorganım mıydı yoksa? Giysilerimi çıkarmadan yastığa sarılıp yüzükoyun yattım. Lavantayla karışık sabun kokusunu içime çektikçe, ciğerlerim patlayacak sandım. Gözyaşlarım yastığı ıslatıyordu. Ne güzel kokardı evimiz, yıllardır adını koyamadığım, bir daha hiçbir yerde duyamadığım bu koku... Annemin göğsü gibi yumuşacıktı yastık... Annemin kolları gibi sıcacıktı yorgan... Kar gibi, apak... Annem benim...

    Gün ağarır ağarmaz çıktım annemin evinden. Evet, kaçıyordum. Bu duygu bıçak gibi saplandı beynime, elli altmış metre ötedeki fırının önünde çakılıp kaldım. Sabahın köründe, insansız bir sokakta, ayaklarım değilse bile yüreğim annemin eviyle, biraz ilerideki otobüs durağı arasında gidip geliyordu. Basıp gitsem mi? Gidersem... Dönsem mi? Fırından yayılan ekmek kokusuyla sarsıldım. Şuradan sıcacık bir ekmek alsam, korkusuzca çalsam kapıyı... “Sen bana hiç mantı yapmadın; ama bak, ben sana ekmek getirdim anne” diye haykırsam... Keşke… Keşke… Binlerce keşke…

    Hiç mantı yemedim o günden sonra. Ne zaman sıcak bir ekmeğe dokunsam, parmaklarım değil, içim yanar. Gözpınarlarımda toplanıveren yaşı ne kendime, ne başkasına açıklayabilirim, canım yanar. “Güzel annem” derim içimden, “biricik annem nur içinde yat!”

    Aptal Dünya’dan


    Sevgi ÖZEL

    siirakademisi.com

     


  •  


Yorum yapın

Yorum yapmak için giriş yapınız

 

Facebook Yorumları