•   Selin Babila    0        0         Başlığı bildir

    Ağustos ayının ortaları… Antep’in fıstık tarlaları... Her tarafı kasıp kavuran müthiş bir sıcak... Güneş, bir an önce tepeye çıkıp insanları daha çok kavurmak için hızla yükseliyor. Yerden yükselen buhar, sanki buzlu bir camın ardından bakılıyormuşçasına her tarafı bulanıklaştırıyor. Bu bunaltıcı güneşin altında gözlerini kısarak çalışan işçiler var. Şakaklarındaki terler akıp gözlerine giriyor ve yanıyor gözleri. Tüm bunlar yetmezmiş gibi işçilerin her tarafını yapış yapış eden fıstık ağaçlarının reçinesi de cabası. 

    Hacı Salih ellerini arkasında birleştirmiş, burnu havada, göğsünü gere gere yürüyordu. Ayak bastığı toprakların kendisine ait olduğunu tüm kibriyle gösteriyordu. Bu toprakların, bu ağaçların, ağaçlardaki fıstıkların kendisine ait olduğunu herkese göstermeliydi. Bunu herkes bilmeliydi. Gökte uçan kuş bile gelip dalına konduğu ağacın sahibine, yani ona, minnet duymalıydı ve haddini bilerek daha saygılı ötmeliydi bu topraklarda. Bunları düşündükçe kasılıyor, göğsünü havayla şişiriyor ve daha sağlam basıyordu ayaklarının altındaki topraklara. 

    Bu sırada bir işçi Hacı Salih’in yanına gelip: 

    —İşimiz bitti. Fıstıkları toplayıp çuvallara doldurduk ve traktöre yükledik. Yarın sabah diğer tarlaya başlarız. 

    Hacı Salih, bunları dinlerken küçümser gözlerle işçiye bakıyordu. Ardından gözlerini ağaçların üzerinde gezdirdi ve kaşlarını çatarak: 

    —İşimiz bitti diyorsun ama ben ağaçların üzerinde bir ton fıstık görüyorum. 

    İşçi yanındaki ağaçları göstererek: 

    —Yapma beyim ne bir ton fıstığı. En uç ince dallarda bir iki fıstık tanesi kalmış, onları da toplamaya kalksak kırılır dallar. Düşüp bir tarafımızı kırarız. 

    Hacı Salih, o an bir böceğe bakıyordu: 

    —Zaten hep can derdindesiniz, hepiniz aynısınız. Ulan size bir çuval para veriyoruz be! 

    —Valla beyim biz onları toplayamayız. Bilirsin fıstık ağacı çok kuru bir ağaçtır. Kalın dalları bile hemen çatırdayıp kırılabilir. 

    —Bana masal okuma şimdi. Ben çıkıp toplarsam bu fıstıkları, bugünkü yevmiyelerinizi bana verecek misiniz onu söyleyin. 

    İşçi adam içinde müthiş bir iğrenme duydu. Arkadaşlarına baktı. Arkadaşları da aynı tiksintiyle Hacı Salih’e bakıyorlardı. İşçi adam, Hacı Salih’e dönerek: 

    —Tamam vereceğiz! Çık topla da görelim, dedi 

    Hacı Salih’in yüzüne pis bir gülümse yerleşti. Bu onun için kısa günün kârı olacaktı. Hemen yanındaki ağaca çıktı. Ağacın en ince dalında küçük bir salkımda birkaç fıstık tanesi vardı. Oraya doğru yöneldi. Bu sırada aşağıdaki işçilere göz ucuyla bakarak “enayiler” diye geçirdi içinden. 

    Elini tam fıstık salkımına uzattığı anda altındaki ince dal, çatırdayıp kırıldı. Bir anda kendini yerde, az önce “üstten” baktığı işçilerin ayağının dibinde buldu. Acı içinde kıvranıyordu ve “ah bacağım” diye bağırıyordu. İşçiler hemen onu hastaneye götürdüler. Bacağı kırılmıştı, “Topal Salih” olmuştu artık adı. İsminin başına gelen bu “topal” sıfatı, bir bacağının sakat kalmasından çok daha fazla koyacaktı ona. Nitekim isminin başına “hacı” sıfatını getirmek için o kadar para verip hacca gitmişti. Ama şimdi tüm bu masraflar boşa gitmişti. Çünkü insanlar artık ona “Hacı Salih“ demek yerine “Topal Salih” diyeceklerdi.

    Mehmet Fırat Sarı

    izedebiyat.com

     


  •  


Yorum yapın

Yorum yapmak için giriş yapınız

 

Facebook Yorumları