•   Selin Babila    0        0         Başlığı bildir

    “Beden, kültürler arasında bir toplum

    sembolü olarak işlev gösterir ve ritüeller,
    kurallar, bedensel davranışlarla ilgili
    sınırlar, toplumsal kuralların işleyişi
    olarak algılanabilir” Mary Douglas  

    Banu Taban

     

    Toplumsal cinsiyet farklılıklarının önemli ölçüde kaynaklandığı yer olan beden, kapsamlı bir tarihselleştirme ve sorunsallaştırma sürecine tabi tutulmalıdır. Son yıllarda toplumsal cinsiyet araştırmalarının çoğu, beden ve hareketin  tarihsel, sınıfsal ve kültürel bir süreç sonucu cinsiyetlendiğini öne sürmekte ve bu yönde feminist araştırmacılar dans ve hareket  incelemelerinde bulunmaktadırlar. Bedenin sınıfsal ve kültürel bir süreç sonucunda oluşan ve değişken bir niteliğe sahip olduğunu ilk kez, bir antropolog olan Marcel Mauss “Beden Teknikleri” adı  verilen düşüncesiyle ifade etmiştir. Mauss’a göre, gündelik hayattaki oturma, kalkma, yemek yeme, yürüme gibi en basit insan davranışları bile kültürler arası farklılıklara ve öğrenilmişliklere dayanmaktadır. Beden Teknikleri’nden yola çıkarak, cinsiyet rolleri ve bu öğrenilmişliğe göre oluşturulan hareket biçimlerini de anlamamız kolaylaşabilir.


    Kadın bedeni  kendisine biçilen rollere göre gerek sokakta, gerek sahnede her zaman gözetlenen olmuştur. Görme Biçimleri’nde John Berger’in Eril-Bakış olarak teorize ettiği şey de budur. Batılı teatral alanda kadın bedeni eril bakışın nesnesidir:  “Erkekler davrandıkları gibi, kadınlarsa göründükleri gibidirler. Erkekler kadınları seyrederler, kadınlarsa seyredilişlerini izlerler. Kadının içindeki gözlemci erkek, gözlenense kadındır[1]”.

    Toplumsal Cinsiyet çalışmaları ve dans tarihi, birbirini bir çok konuda tamamlamaktadır, kadın bedeninin çarpıtılması, teşhir nesnesi haline getirilmesi üzerine yapılacak tüm sorunsallaştırmalar, feminist analiz yaklaşımıyla yapılacak dans tarihi okumaları üzerinden yapılabilir.

    Ann Daly, dansı, bedenin sanatsal bir biçimi olarak ifade ederken,  toplumsal cinsiyet farklılıklarının büyük oranda kaynaklandığı yer olarak bedene dans üzerinden bir tarihselleştirmeyle yaklaşmayı benimser. “Batılı teatral dans , feminist analize potansiyel olarak en zengin materyali sağlar[2]”.
    Alexandra Carter ise, feminizmin en önemli katkısının dansı bir hegemonya pratiği olarak tanımlaması olduğunu ifade eder[3].

    Cinsiyet farklılıklarının beden ve hareket üzerinde kültürel kodlanışını analiz etmek üzere “Batılı Teatral Dans” olarak adlandırdığımız klasik balenin ortaya çıkışı ve gelişiminden günümüz modern ve postmodern dansına kadar uzayan bir süreci incelemek gerekmektedir. Avrupa’da 17.yüzyılda ortaya çıkan saray baleleri, balenin ilk örneklerindendir. Saray balesinin icracıları genellikle bunu bir zevk ve asalet göstergesi olarak yapan soylu amatörlerdi. Genelde kral koreografinin merkezinde bulunur ve diğer dansçılar onun etrafında yer alırlardı. Günümüz balesinden çok uzakta olan saray balesi, teknik virtüözite sergilemek yerine, soyluların ne kadar zarif ve görgü kurallarına ne kadar uyduklarını göstermek için önemli bir alandı. Bale, genellikle kralın büyüklüğünü, ülkenin gücünü ve birliğini ifade etmek için belirli bir geometrik düzen içerisinde yapılırdı, eserlerin hemen hepsi alegorikti. Soylu kadınlar ve erkekler taytlar, kabarık tuvaletler, tüylü şapkalar içerisinde asaletlerini sergiler, krala olan itaat ve bağlılıklarını sergilerlerdi. Saray balesinde yüksek atlamalar, dönüşler oldukça ayıp ve görgüsüz olarak nitelendirilirdi.

    İlerleyen yıllarda Aydınlanma düşüncesinin kadınları ve erkekleri farklı kutuplara ve davranış prototiplerine sokarak sınırlaması nedeniyle, dans alanında da saray balesinin karma düzeni gittikçe bozulmaya başladı. Burjuvazinin güçlenmesiyle de birlikte saraydan çıkan bale, burjuvazi için bir gelir kapısı olmaya başladı. Artık erkeklerin sahne üzerinde olması tehlikeli ve ayıp bulunuyordu, “sanatsal dehaya” sahip erkeklerin yönettiği balede sahneye teşhir nesnesi olarak ancak kadınlar çıkıyordu. Sahneye çıkan erkekler ise “erkekten sayılmıyordu”…
    Romantik döneme gelindiğinde çağın etkisiyle oluşan büyülü imgeler ; orman perisi, melek, kuğu gibi benzetmelerin kadınlara atfedilmesiyle ideal beden ortaya çıktı ve günümüz klasik balesinin temelleri atılmaya başlandı .
    Günümüz klasik balesi, kadının bir kuğu gibi bembeyaz, ince, uzun ve adeta şeffaf olmasını  istiyordu. İdeal kadın bedeni bir kuş kadar hafif, var ile yok arasında, peri gibi uçuşkan bir varlık olmalıydı. Klasik bale egzersizleri bu ideallar doğrultusunda kadınları sımsıkı korselere hapsedip, sürekli zayıf ve zarif olma takıntısına sokmuş, anoreksiyaya varan psikolojik ve fizyolojik yeme bozukluklarına yol açmıştır…
    Kadın bedeninin teşhir nesnesi haline gelmesi ve erkek bakış doğrultusunda şekilden şekile sokulmasına, sahnede  kadınlara uysal, anaç, beyaz bakire ve dindar rollerin biçilmesi ise modern dansın ortaya çıkmasıyla birlikte değişmeye başlamıştır.

    “19.yüzyılın sonralarında bale iyice teknik virtüözlüğe dayanan, temasal içeriğin kaybolmaya başladığı bir hal almıştı. Dans eğlenceli bir seyirlik olarak görülüyordu. 19. Yüzyılın sonlarında ve 20. Yüzylıın başlarında ise üç Amerikalı kadın dansçı akademik balenin biçimciliğine karşı yeni bir dans formu geliştirdi. Bu kadınlar, Isadora Duncan, Loie Fuller ve Ruth St. Denis, modern dansın ilk kuşak dansçıları olarak adlandırılabilir.[4]”
    Klasik baledeki tütü, pisi gibi kostüm ve aksesuarları reddedip, uzun, biçimsiz bol kumaş parçalarıyla kendini sahnede içinden gelen dans aşkına savuran bir dansçıdır  Isadora Duncan. Antik Yunan’ın, doğanın hareketlerinden geliştirilen dans hareketlerini benimser. Isadora Duncan’ın dansı bir bakıma özgürleşen, zincirlerini kıran kadının da dansıdır. Dans ticari bir pratik değil bir din, bir ayindir onun için. Uzun yıllar boyunca bastırılan, yemek yeme alışkanlıklarından hormon dengesine kadar  ağır gözetim altında tutulan kadın bedeninin izlendiği, seyirlik nesne olduğu için güzellik kaygısıyla oradan oraya hastalıklı biçimde süzülmesi değil, güçlü, özgür, isyankar kadının doğayla, kendi varoluşuyla bütünleşmesidir onun dansı.

    İlerleyen yıllarda, kendi tekniklerini ve klasik baleye olan eleştirilerini geliştiren Martha Graham, Doris Humprey, Merce Cunnigham,Yvonne Rainer, Steve Paxton gibi kadın,eşcinsel ve erkek dansçılar ortaya çıktı. Her birinin klasik batılı ve beyaz dans geleneğine farklı bir eleştirisi bulunmaktaydı.
    Martha Graham, José Limon, Merce Cunningham ve Steve Paxton modern dans icrasında şu anda da kullanılan kendi tekniklerini geliştirdiler. Özellikle Steve Paxton’un Kontakt Doğaçlama Tekniği, tekil ve bağımsız bir dans performansından öte, iki ya da bazen daha fazla kişiyle karşılıklı iletişim, dokunma, ağırlık aktarma gibi tekniklerle icra ediliyordu. Bu teknikte şişman ve zayıf insanlar bir arada karşılıklı hareket edip birbirlerinin ağırlıkları üzerine çalışabildikleri gibi kadınlar erkekleri kucaklarında taşıyabiliyor, görece eşit ve cinsiyetsiz bir dans alanı oluşuyordu. Bu nedenle kontakt doğaçlama tekniğinin modern dans icrasında toplumsal cinsiyet rollerinin dönüşümü üzerindeki etkisi de feministler için son yıllarda önemli bir araştırma konusu haline gelmiştir. Pina Bausch’un Tanztheater’ı ise, sahnede kadına şiddet uygulanması, olması gerekenden ziyade halihazırda bilinen baskı mekanizmalarını dans icrası esnasında yeniden üretmesi nedeniyle feminist çevrelerde uzun süre tartışma konusu haline gelmiştir.

    Özetle, modern dansın öncülerinin klasik baleye ve baskıcı ve biçimci tekniklere karşı herkesin dans edebilmesine yönelik eşitlikci ve cinsiyet kodlamalarını aşan tekniklerle ortaya çıktıkları söylenebilir. Modern dansın özünde statükoya karşı çıkan, verili toplumsal cinsiyet rollerini benimsemeyen feminist bir damar olduğu da söylenebilir.  Modern dans icrası sahnede eğlence amaçlı arzu ve güzellik nesnesi olan uçucu kuğuların yerine yaratıcı, özgürlükçü ve güçlü kadınları koyar. Ayrıca modern dans eşcinseller, translar için homofobi sonucu dışlandıkları alanların tersine, kendilerini ifade etmek ve mevcut erkek ve beyaz düzeni sorgulamak için bir alan oluşturur. Bunun yanı sıra geliştirilen farklı tekniklerle engelliler de dans icrasında faal olabilmektedirler.

    Amerika’da başlayan ve Avrupa’da da devam eden modern dans Türkiye’de  ancak son yıllarda bilinirlik kazanmaya başlamıştır. İstanbul ve Ankara’da, üniversitelerdeki modern dans bölümleri ve öğrenci klüplerinin yanı sıra, Çıplak Ayaklar Kumpanyası, Dans Buluşma, RemDance, Çatı Dans, Zeynep Tanbay Dans Projesi ve daha birçok grup ve organizasyon, toplumsal cinsiyeti ve genel anlamda statükoyu sorgulayan, politik işler üretmektedirler.
    Bu yazı, sınırlı bir alanda kalarak sadece dans ve kadın bedeni üzerinden bir kaç şey düşünmeye çalışmıştır. Beden, hareket ve dans üzerine yapılacak toplumsal cinsiyet incelemeleri erkekler, eşcinseller ve Gurur Ertem’in ifadesiyle “malül” leri de kapsamalıdır[5].
    Bunun yanı sıra, Alexandra Carter’ın, “baleye karşı feminist bakış biraz miyoptur” tezini de göz önünde bulundurarak dans üzerine daha adil ve ayrıntılı bir analiz ve yapı bozumu yapmak gerekmektedir. Beden, dans ve toplumsal cinsiyet ilişkisinin inceleneceği tek dans formu klasik bale ve modern dans olmamakla birlikte, diğer kültürlerin ürettikleri dans biçimlerinin sözde merkezde bulunan batı dansının çeperinde olan etnik formlar olarak değil de her birinin kendi içinde farklı merkezler olduğu bilinerek incelenmelidir.

    Özetle, beden kullanımı ve hareket biçimleri, sınıfsal ve kültürel öğrenilmişliklere dayanmaktadır. Janet Woff, “kadınların kendi bedenlerini deneyimleme yollarının, çoğunlukla toplumsal ve politik süreçlerin ürünü” olduğunu söyler.“Bedenin sanatsal bir biçimi olan dans”, cinsiyet farklılıklarının gözlemleneceği en açık alanlardan birini oluşturmaktadır. Klasik balenin idealize ettiği uçucu, beyaz ve bakire kadın bedeni, modern dansla baskı ve sınırlamalardan kurtulmuş, kostümler, figürler ve teknikler değişime uğramıştır. Modern dans icrasında gözlemlediğimiz gibi, dans politik bir söylem üretebilir, verili cinsiyet rollerini değiştirebilir, eril-bakış mefhumunu tersine çevirebilir. Tüm bunları düşününce, beden ve dans bir protesto alanına dönüşebilmekte, kadınları, eşcinselleri, transları, erkekleri ve engellileri özgürleştirmek için yeni bir alan açabilmektedir.

     

    Yararlanılan Kaynaklar

    [1]Batılı Dans Sahnesinde Kadınlar: Berna Kurt, Evşen Korkmaz ve Banu Açıkdeniz
    http://www.bgst.org/dans/arastirma.asp?id=60&bn=2&righthtml=dans_sahnesinde_kadinlar

    [2]Sınırsız Ortaklık Dans ve Feminist Analiz: Ann Daly
    http://www.bgst.org/dans/arastirma.asp?id=62&bn=2&righthtml=ad280507

    [3]Dans Araştırmaları için Feminist Stratejiler: Alexandra Carter
    http://www.bgst.org/dans/arastirma.asp?id=62&bn=3&righthtml=ac280507

    [4]Bale ve Modern Dans: Susan Au
    http://www.bgst.org/dans/arastirma.asp?id=60&bn=8&righthtml=baleModernDans

    [5] Self Unfinished (Xavier Le Roy) ve Solum (Mustafa Kaplan & Filiz Sızanlı) – Malûliyeti Estetiği ya da Bütünlük Halüsinasyonu?: Gurur Ertem
    http://dansistan.blogspot.com/2008/02/self-unfinished-xavier-le-roy-ve-solum.html

    Ağustos 2010, İstanbul

    sosyalistfeministkolektif.org

     


  •  


Yorum yapın

Yorum yapmak için giriş yapınız

 

Facebook Yorumları