• 0

    Fugazi: Müziğin Politikası ve Politikanın Müziği

    Selin Babila yayınladı

    Çoğu müzikseverin aşina olmadığı fakat punk dinleyicisinin yakından bildiği, efsane tanımlamasının abartı kaçmayacağı türden bir grup Fugazi. Gördükleri saygıyı hak etmelerini sağlayansa on altı yıllık aktif kariyerlerinde yayımladıkları birbirinden iyi altı albüm olduğu kadar, politik tavırları ve çalışma etikleriyle müzik sektöründe çığır açmış, benzersiz bir duruş sergilemiş olmaları.

     

    Hiç şüphesiz politik bir grup Fugazi, ama onları sadece bu yönden inceleyip müziklerine fazla değinmemek, diskografisinde “kötü” albüm bulundurmamak gibi müzik tarihinde nadir rastlanan bir özelliğe sahip ve kendilerinden sonra gelen yüzlerce sanatçıya ilham kaynağı olmuş, kült bir topluluğa sıkça yapılan bir haksızlık.

    Fugazi’nin aynı adlı ilk EP’si Haziran 1988’de yayımlandı. İlk şarkı Waiting Room, grubun kendine has tarzını daha kariyerlerinin en başında ortaya koyar: artık ikonik kabul edilen, akılda kalıcı bir bas yürüyüşüyle açılır EP, üzerine basit ama dinamik bir gitar riff’i eklenir ve şarkı bir anda durur. Burada gelen beş saniyelik sessizlik; Fugazi öncesi hardcore gruplarının asla hız kesmeyen, paldır küldür başlayıp biten şarkılarına alışmış dinleyiciyi şok etmek için yerleştirilmiş gibidir. Kesintinin ardından davulların ve adeta bir marş havasındaki vokallerin girişiyle, yeni bir müzik türünün doğuşuna şahit oluruz. Waiting Room komplike bir parça değildir, ama o kadar enerjik, enerjisi o kadar dengeli ve pozitiftir ki dinleyici üzerinde çarpıcı bir etki yapar. Fugazi, sonraki albümlerinde müziğini sürekli geliştirecek ve yaratıcı dinamizmlerini asla kaybetmeden, enstrümantal kabiliyetlerini çok iyi kullanarak teknik anlamda hayranlık uyandırıcı ve orijinal işlerden oluşan bir diskografi yaratacaktır kendine. “Bir grup ancak davulcusu kadar iyidir” deyişini kanıtlarcasına, Fugazi de ritim bölümünün sağlamlığıyla öne çıkar. Davulcu Brendan Canty ve basçı Joe Lally’nin funk, caz ve reggae esintili ritimleri, müziklerinin temel taşını oluşturur. Yeni yeni popülerlik kazanmaya başlayan hip hop’ın “call and response” tekniğinden ilham alarak ilginç bir vokal dengesi kuran grubun ilk iki EP’lerinde tek gitarist Ian Mackaye’dir; ilk albümleri Repeater’la birlikte vokalist Guy Picciotto’nun da gitar çalmaya başlaması müziklerini oldukça değiştirir. Alışılmış solo gitar-ritim gitar ayrımı yerine; biri daha yoğun ve sert, öbürüyse onu delercesine tiz ve keskin olmak üzere farklı tonlarda, iç içe geçerek birbirine kenetlenen ve kontrasta dayalı bir sound oluşturan çift gitar kullanımıyla özgün bir tarz yaratırlar.

    Repeater, bağımsız şirketleri Dischord etiketiyle 1990 yılında piyasaya sürüldüğünde olumlu eleştirilere rağmen kayda değer bir ticari başarı elde edemedi. Fakat grup, Mart 1990 ile Haziran 1991 arasında verdikleri 250 konserde, bol doğaçlamalı sahne performansları ve tabi ki ucuz bilet fiyatları sayesinde, 1000 kişiye varan kalabalıklara çalmaya başlamıştı. 1991 yazına gelindiğinde albüm 300 bin adet satmıştı, günümüzde ise bu sayı iki milyon oldu. Elbette bir rekor değil bu ama ana akımın dışında, alternatif müzik yapan rock gruplarının çoğunun büyük şirketlerle çalıştıklarında bile asla ulaşamadıkları, Fugazi gibi reklam ve promosyona neredeyse hiç yatırım yapmayan bağımsız bir topluluk içinse inanılmaz bir miktardı. Şarkıların konuları ve sözleri açısından bakıldığında Repeater, grubun anti-kapitalist ideolojisini net biçimde ortaya koyan, bireyin tüketim ve harcama alışkanlıklarını değiştirerek toplumsal ölçekte de değişim yaratabileceği fikri üzerine kurulu bir konsept albüm niteliğindeydi. Sonraki albümleri de, cinsiyetçiliğe, faşizme, militarizme, soysuzlaştırma ve küreselleşmeye açıkça karşı duran şarkılar içeriyordu; bazen soyut bazen daha aleni ama hiçbir zaman didaktik veya manifestovari bir üslup kullanmadan.

     

    Jem Cohen’in yönettiği Instrument, Fugazi hakkında bir belgesel değil. Grubun genel imajına uygun düşen biçimde, bariz bir kronoloji veya kurgu izlemeden, yorum katmadan, grubu olduğu gibi gösteren dağınık bir görüntü ve sesler bütününden meydana geliyor. Instrument bir konser filmi de değil, hatta olmamak için direniyor. Kesintisiz birkaç şarkı haricindeki diğer tüm performanslar, orijinal seslerinden ayrılarak, daha önce yayımlanmamış kayıtlardan oluşan Instrument Soundtrack’in parçaları eşliğinde sunuluyor. Grup ana akım medyada görünmemenin yarattığı yanlış kanaatleri giderme fırsatını değerlendirerek (bir sahnede Brendan Canty, grup üyelerinin aynı evde ve ısıtma sistemi kullanmadan yaşadıklarını sanan bir adamdan bahsediyor) filmi tam anlamıyla bir kendini ifade aracı olarak kullanmış ve montaj aşamasına bizzat katılmış. Bu durumun filmin objektifliğine gölge düşürdüğü, filme biraz manipülatif bir hava kattığı söylenebilir; zira sadece Fugazi’nin görmemizi istediği ve onayladığı Fugazi’yi izleyebiliyoruz. İnsan kamera arkasında neler döndüğünü merak ediyor. Fakat sanatı üzerinde kontrol sahibi olma kararını her anlamda ve sonuna kadar uygulama konusunda adeta takıntılı bir gruptan bahsettiğimiz düşünülürse beklenmedik bir durum değil bu. Instrument, belki başka bir yönetmenin elinde sıkıcı bir punk kasidesine dönüşebilirdi ama Cohen, super 8’den 16mm’ye farklı film çeşitlerini kullandığı, Amerikan peyzajı imgeleriyle süslediği sinematografisiyle belgeselden çok, samimi bir yol filmi yaratıyor. Kontrollü estetiği, filmin lehine işliyor.

     

    Instrument’ta neredeyse grubu gördüğümüz kadar seyircilerini de görüyoruz; kamera, bilet kuyruklarından park alanlarındaki kalabalıklara uzanıyor. Şaşırtıcı olmayan biçimde, seyirciler arasında genç beyaz erkekler ağırlıkta fakat özellikle dönemin diğer punk konserleriyle kıyaslandığında, ırk ve cinsiyet çeşitliliği dikkat çekiyor. Cohen seyircilere mikrofon uzatıp Fugazi’nin onlar için ne ifade ettiğini sorduğundaysa işler ilginçleşiyor: grubu ilham verici bulan, takdir eden, hayatını değiştirdiklerini söyleyenler, hatta şarkı sözlerini tartışırken âşık olup evlenen çiftler olduğu kadar, grubun mesajını umursamayan, onaylamayan, hatta rahatsız edici bulanlar da var ve azımsanamayacak sayıdalar. “Eskisi kadar sert değiller”, “Nasıl eğleneceğimize karışmaya çalışıyorlar”, “Kendilerini bir şey sanıyorlar”ve belki de en vurucusu: “Alt tarafı müzik işte. Bir şey ifade etmiyor.” Eğer Fugazi dünyayı değiştirme niyetiyle yola çıkmış, aşırı iyimser bir grup olsaydı bu cümleler oldukça acıklı olabilirdi, fakat onların değerlerinin ve metotlarının doğru olanı yapma kaygısıyla açıklanabilecek bireysel kararlar olduğunu hatırlamak bu noktada önem kazanıyor. Zira bir sanatçı eserinin üretim ve dağıtım aşamalarında ne kadar kontrol sahibi olursa olsun, mesajını ne kadar açık ifade ederse etsin, eserin alıcısı tarafından nasıl algılandığını ve yorumlandığını kontrol edebilmesi mümkün değil. Fugazi, alt tarafı bir müzik grubu olduğunun farkında, ama bunu politik aktivizminin önünde bir engel olarak görmüyor. “Fugazi politikası” da basitçe, dinleyicisine içinde bulunduğu ve aidiyet hissettiği kendi komünitesinde mümkün olduğunca aktif olma, kendi hayatını kontrol altına alma, onaylamadığı sistemlere dahil olmama fikrini, empoze etmeden, teşvik ediyor.

    Son albümleri The Argument’ın yayımlandığı 2001’den bu yana, grup üyeleri farklı projelerle meşgul olsalar da resmi olarak dağılmış değiller henüz. Bir müzik topluluğunun kariyerine yıllar sonra bakıldığında başarılarını ve başarısızlıklarını abartmadan, aşırı değer yüklemeden veya acımasızca yermeden incelemek zordur ama objektif bir analizi ve müzik tarihinde saygı değer bir yeri en çok hak eden topluluklardan biri Fugazi. Jem Cohen’in sözleri meseleyi özetliyor:

    “Fugazi’nin standart 5 dolarlık bilet ücreti, yalnız 20, 30, 40 dolarlık rock konserlerine tepki değildi. Bir o kadar da, belki de daha çok, grubun kendi istediğini, kendi istediği gibi icra etme konusunda ısrarıyla ilgiliydi; görkemli bir gösteri sunma, hatta seyirci talebinin önünde eğilme zorunluluğu olmadan. Bu özgürlük, aldıkları her lojistik kararın kalbindeydi. Başka deyişle -ki birçok eleştirmen tam da burada yanılıyor- müzik politika hakkında değildir sadece, bir noktaya kadar da politika müzik hakkındadır.”

    Eda Öztürk

    edaozturk2@hotmail.com

    Yazarın diğer yazıları.

    Kaynaklar

    Andersen, Mark. “The Clash and Fugazi: Punk Paths Toward Revolution”, Political Rock, Ed. Mark Pedelty & Kristine Weglarz

    Azerrad, Michael. Our Band Could Be Your Life: Scenes from the American Indie Underground 1981-1991 

    Ruggles, Brock. Not so quiet on the Western front: Punk politics during the conservative ascendancy in the United States, 1980—2000

    Earles, Andrew. Gimme Indie Rock: 500 Essential American Underground Rock Albums 1981-1996

    gwarlingo.com/2012/the-thing-in-the-spring-festival-returns-with-nina-nastasia-jem-cohen-more/

    Jem Cohen. Instrument, 1999

    sanatlog.com


Yorum yapın

Yorum yapmak için giriş yapınız